6 Mayıs 2012 Pazar

MAĞARA, MAĞARACI, FOTOĞRAF VE SARHOŞLUK

MAĞARA, MAĞARACI, FOTOĞRAF
VE SARHOŞLUK
Mağaralara hep kendini göstermeye çalışan fakat ne kadar çalışsa da bunu başaramayan doğal yaratıklar olarak düşünmüşümdür. Yaratık diyorum çünkü onlarda aslında canlıdırlar. Onlarda doğarlar, gelişirler ve ölürler. Bazısı uzun, bazısı kısa yaşar. Farklı farklıdırlar. Hiçbiri birbirine benzemez. Yaşlısı, genci, cildi kuruyanı, ağlayanı…Onlar da içlerinde çeşit çeşit canlı barındırırlar.
Olur ya bir insanın iç dünyasına girebilmek için onun psikolojisinden anlamak gerekir, işte mağaranın da içine girebilmek için önce bizlerin yani insanların da bu işin “tekniğini” ve “etiğini” bilmemiz gerekir. İşte bu teknik ve etik işinden anlayan insan topluluğuna “mağaracı” diyorlar.
Aslında yukarıda bahsettiğim bu “etik” ve “teknik” işinden anlayan da çok az kişi var. Hani bazıları etikten anlar, teknik yoktur; yatay mağaraya girerler; yürüyüş yapar, belki biraz sürünürler oraları buraları çamur olur çıkarlar; sonra biz mağaracı olduk derler… Bazıları da teknik bilir, etik bilmezler; bunlar mağaraya girerler o mağaranın kendileri gibi canlı olduğunu unuturlar orasını burasını yaralarlar didikler dururlar; şu’suna bu’suna zarar verirler ve hiçbir şey olmamış gibi çıkar giderler. İşte bu arkadaşlar mağaracılığın ve mağaranın ruhundan nasibini alamamış yaratıklardır. Birde bazıları vardır ki, hem teknikten hem de etikten anlarlar ve o mağara gerek yatay gerekse dikey olsun fark etmez “insan” gibi girer çıkarlar ve içeride sadece ayak izlerini bırakırlar ayrıca fotoğraftan başka bir şey çıkartmazlar. İşte bu azınlıkta olan insan topluluğuna biz mağaracı diyoruz. Hatta birde onlar fotoğrafçılık tekniğine göre fotoğraf çekiyorlarsa onlara “fotoğrafçı mağaracı”J diyoruz.
Ne zaman bir mağaraya girsem ve o mağara özellikle dikey mağaraysa, herhangi bir derinlikteyken etrafıma bakarım sonra kayaya yaklaşırım onun manzarasının her bir noktasına sindire sindire seyrederim ve derim ki: Bu mağaranın içine giren ender insandan biriyim ve şu kayanın üzerini örten birkaç çatlağın düzensizliğindeki düzeni gören dünya da yaşayan belki de ilk ve sonum; veya kayanın çatlağının herhangi bir kıvrımında gezinen yolunu bulmaya çalışan minicik böceği bu dünyada gören ilk ve son insanım diye düşünürüm. Şimdi aklıma şu geldi hani bir söz vardır:
“Men always want to be a woman’s first love - women like to be a man’s last romance.” — OSCAR WILDE
Yani bu büyüğümüz demiş ki: “Erkekler daima kadınların ilk aşkı, kadınlarsa daima erkeklerin son aşkı olmak ister.”
Belki de benim erkek olmam dolayısıyla mağaraların benim ilk aşkım olmalarını istemem doğal bir içgüdüdür. Tabi burada insanlardan farklı olan bir husus bulunmakta… Biz aslında gerçekte olmasa da o gördüklerimizle duygusal bir bağ kursak bile bunu başkalarıyla paylaşabiliriz. Tabi bunun tek yolu fotoğraf olmasa da en duygusal yolu fotoğraflardır.
Fotoğraf kartına kişi “o an” da yaşadığını, hissettiğini içinde neler olup bittiğini olaya nasıl baktığını karamsarlığını-iyimserliğini dökebilir. Ayrıca sadece kendi duygu-düşüncelerini değil karşısında her ne varsa onunda duygu ve hislerini dökebilir. Hatta öyle ki eğer fotoğrafı çeken kişi eğer karşısındakinin duygularına hükmetmek isterse buna bile karışabilir. Onu aldığı karesinin açısını, IŞIĞINI, netliğini vs. değiştirerek iyiyi kötü, kötümseri iyimser, gerçeği hayal, kesinliği şüpheliye dönüştürüverir. Fotoğrafçı gerçeğin ta kendisini ( kendisine göre) karesine alır ve onu orada sonsuza kadar hapseder işte bu gerçeğin ta kendisini hapsetme işini parmaklarıyla o bir anda yapıverir.O anda ona hiçbir şey engel olamaz. Fotoğrafçı o anda kadrajının içindekilere hükmeder yani o aslında an’ın ta kendisine hükmeder. O, o anda gerçeğin hükümdarıdır. O gerçek fotoğrafçının parmaklarının ucundaki deklanşörde ve gözünün önündeki vizördedir.
Şimdilerde fotoğraf çekenler nasılda çoğaldı, fotoğraf çekmek nasılda kolaylaştı… Alır eline fotoğraf makinesini çeker herhangi bir kare, sonra evine gelir bilgisayarına koyar, orasını ekler burasını çıkarır; orasını eğer burasını büker, oranın rengi güzel olmadı deyip rengini değiştirir ya da “aaaaa bu kuşun burada ne işi var?” deyip o kuşu oradan alır yerine bulut koyar hatta buluta birde kontrast verir. Sonra da diğerlerine sunar. Sonra o, kendisine “fotoğrafçı” der. Ne kadar da kolaylaştı bu iş canım!.. Eeee teknoloji işimizi kolaylaştırıyor ya…
Mağaranın boşluğuna kendimi bıraktığımda ipin ortrasındayken desandörüme düğümümü atıp şöyle bir dururum ve bu ürkek boşluğun sessizliğini dinlerim. Ama o aslında sessiz değildir. Sessizliğiyle bana ninniler anlatır. İnerken yukarıdan usulca ama kızmışçasına akan sular üzerimden geçiverir, beni ıslatır.
Sonra hani deriz ya “mağaracı sabırlı olmalıdır, beklemeyi öğrenmelidir” diye… Arkamdan gelecek veya benden önce gideni beklerken o sessizlik vardır ya işte o anda “mutlak karanlık” olur kimsenin ışığı ne beni ne o gizemli boşluğu rahatsız edemez. İşte o zaman sanki karanlığın efendisine ses sözcüğünün olmadığı bir dünyaya kapılarım açılır. İşte asıl o zaman gözlerimi kocaman açarım ve aslında o boşluğun içinde ne kadar çaresiz olduğumu ama bir o kadar da o’nun beni içine aldığını hissederim.
Fotoğraf kartı da sessizdir mağara gibi. Onu da anlamak için hissetmek gerekir. Bakmak yetmez görmek gerekir. Fotoğrafa baktığımda o an sanki fotoğrafı çeken benmişim gibi hissederim. Mağaranın içinde benim hissimi paylaşan arkadaşımın duygusunu ancak fotoğraflayarak ebediyete gönderirim. Giderim onu kayanın yanındayken onu süzerken onunla konuşurken çekerim. Giderim onu, kayaya dokunurken çekerim. Giderim onu, sarkıttan damla damla akan suyu hayretle izlerken çekerim. Onu, içinde bulunan derinliğin içinde büyülenmişçesine sarhoşken çekerim.
Mağara sarhoşluktur. İçmeden sarhoş olmanın tek yolu mağaraya girip içinde hiçbir ışın huzmesinin olmadığı boşlukta karanlıkta gözlerini kocaman açıp sendeleyerek düşmektir. İşte o zaman o boşluğun gücünü hissederim. O zaman o ürkek boşluğun önünde aslında ne kadar aciz olduğumu anlarım.
Mağaranın o uçsuz bucaksız romantik duygusal derinliğine kendimi tüm saflığımla, her şeyden arınmış benliğimle ve buz kesmiş gözlerimle attığımda yanımda istediğim 2 şey vardır: Birincisi burnumda tüten asetilen… İkincisi ise hislerimi kalıcı kılan makinem…
Saygılarımla…

1 yorum:

  1. Son paragraf sibumi isimli kitaptan esinlenilmis gibi daha once okudunuz mu merak ettim

    YanıtlaSil