26 Ekim 2014 Pazar

Şeyhülislam Yahya Efendi, Nef'i ye :

Şimdi hayli sühanverân içre
Nef'imanendi var mı bir şair
Sözleri seba'-i mu'allakadır
İmrü'l-Kays kendidür kâfir


Nef'i de buna karşılık olarak şeyhülislama;
     Müftü efendi bize kâfir demiş
Tutalım ben O'na diyem müselman
Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere
İkimiz de çıkarız orda yalan


diyerek cevap vermiştir. Yine bir başka dörtlüğünde kendisine kelp (köpek) diyen Tahir Efendi'ye karşılık verir;
               tahir efendi bana kelp demiş
iltifadı bu sözde zahirdir
maliki mezhebim benim zira
itikadımca kelp tahirdir

6 Ocak 2014 Pazartesi

farklı bir evren

dünya'ya açılan kapı; sinema,

Gidip görmeden bölgenin sosyo-kültürünü, rutinini öğrenebilmenin kolay yoludur sinema seyretmek. Kendi sıkışmışlığından sıyrılıp ufkunu genişletmek için birebirdir. En batıdan en doğuya yaşamın nasıl değiştiği, insanların birbirilerine olan tepkilerinin nasıl farklılaştığını anlatan evrendir sinema. Sinemanın oynadığı mekandan dışarıya fışkırıp çılgınca gökyüzüne yayılan, kişinin kendisini ve etrafını daha iyi tanımasına yardım eden ve insanları gittikçe daha da bütünleştirip ve böylece rahatlatan özgür dünya.

Bence takip edilesi yönetmenler:

-95 Dogme' dan,
 thomas vinterberg : "festen"
                              "jagten"
                              "submarino"
 ve lars von trier      "melancholia"
                              "dogville"
                              "dancerin the dark"
                              "breaking the waves"
                              "antichrist"

-quentin tarantino: "pulp fiction"
                            "reservoir dogs"

-brian de palma

-emir kusturica : "arizona dream"
                         "crna macka, beli macor"
                         "dom za vesanje"

-david lynch : "mulholland dr."
                     "lost highway"
                     "blue velvet"

-krzysztof kieslowski : trois couleurs üçlemesi

-michael haneke: "das weisse band"
                          "amour"
                          "cache"
                          "code inconnu"
                          "71 fragmente einer chronologie des Zufalls"
                          "benny's video"

-francis ford coppola: "the godfather1.2.3"

-sydney lumat: "12 angry men"

-sergio leone: "il buonu, il brutto, il cattivo

-stanley kubrick: "a clockwork orange"
                          "the shining"
                          "full metal jacket"

-akira kurosawa

-federico fellini

-andrei tarkovsky

-peter weir: "the truman show"
                  "dead poets society"

-tim burton

-spike lee

-joel & ethan coen: "hepsi"

-alejandro gonzales innaritu: "21 grams"
                                           "amores perros"
                                           "babel"
                                           "biutiful"

-wong kar-wai: "2046"
                        "fa yeung nin wa"




30 Aralık 2012 Pazar

değişim






mö: 2000: Hasta mısın, al bu bitkiyi çiğne.

1000: Bitkiyi bırak, dua et geçer.

1850: Dua ile olur mu, al şu iksiri iç.

1940: İksir seni zehirler, al bu ilacı yut.

1985: İlaçla geçmez antibiyotik alman gerek.

2000: Antibiyotik çok zararlı, al bu bitkiyi çiğne!


buradan da anlasildigi uzere zamani bir butun olarak dusununce ileriyi gormek pek de zor olmasa gerek.. 


Einstein hoca demis ya; "ucuncu dunya savasinda hangi silahlar kullanilacak bilmiyorum ama dorduncusu taş ve sopalarla olacak" diye..



6 Mayıs 2012 Pazar

kıskanmak


kendisiyle ilişkili şeylerde bir başkasının ortaklığına dayanamamak

birinin üstünlüğünden acı duymak.

İnsan kendisinden daha güçlü olanı kıskanır. Kendisinden çok çok daha güçlü olana saygı duyar. Aynı şahıs hem kıskanılabilinir hem de özenilebilinir. Kıskanmanın, özenmekten farkı, kıskanmak  eyleminde “o olmasın ben olayım” düşüncesi mevcutken, özenmek eyleminde “ben de olayım” düşüncesi vardır.

Seven kıskanır mı? Evet seven kıskanır; fakat seven karşısındakinin kendisini sevdiğinden emin olamadığı için kıskanır. Karşısındakinin kendisini sevdiğinden emin olan, kıskanmaz; sevdiğine bir başkasının ortak olamayacağını bildiği için bu duygu uzaktır.

Şahıs, karşısındaki kişinin, kendisinde olmayan kendince olumlu özelliğine ulaşabileceği kanaatindeyse onu kıskanmaz, fakat kendisinde buna ulaşabilecek gücü/cesareti bulamıyorsa, kıskanmak eylemi devreye girer ki bu, kişiyi içten içe kemirir.

Kişideki, “ben çok kıskancımdır” düşüncesi ancak onun olabildiğine korkak, olabildiğine zayıf olduğunu ve karşısındakine eziyet-işkence etmek için daima fırsat beklediğini gösterir. Dengeli özgüvene sahip şahıs, kıskanmak eylemine çok uzaktır. Kişinin kendisinde, benliğinde çözemediği ve bundan sonra da çözemeyeceği bir takım sıkıntıları olduğunu varsayabilir (kişinin benliğinde çözemeyeceği sıkıntıları olamaz). Böyle sıkıntılara sahip karakterler karşısındakilerce bazen tahmin edilebilir, bazen anlaşılabilir ve bazen de sıkıntısı olan kişinin becerisine bağlı anlaşılamayabilinir. Kişi karşısındakine zarar vererek, ondan daha güçlü olduğu düşüncesini edinmek ister. Kişinin karşısındaki şahıs eğer zayıf  karakter ise bu başarıya ulaşır ve diyalog aynı feed-back mekanizmasına benzer şekilde kötü sona ilerler, fakat kişinin karşısındaki karakter güçlü ise kıskanç olan şahsın zarar verme çabaları yerine ulaşamaz ve kıskanç şahıs büyük yükün altında ezilir. Doğru olanda budur. Eğer akıllıysa bundan ders çıkarır.

MAĞARA, MAĞARACI, FOTOĞRAF VE SARHOŞLUK

MAĞARA, MAĞARACI, FOTOĞRAF
VE SARHOŞLUK
Mağaralara hep kendini göstermeye çalışan fakat ne kadar çalışsa da bunu başaramayan doğal yaratıklar olarak düşünmüşümdür. Yaratık diyorum çünkü onlarda aslında canlıdırlar. Onlarda doğarlar, gelişirler ve ölürler. Bazısı uzun, bazısı kısa yaşar. Farklı farklıdırlar. Hiçbiri birbirine benzemez. Yaşlısı, genci, cildi kuruyanı, ağlayanı…Onlar da içlerinde çeşit çeşit canlı barındırırlar.
Olur ya bir insanın iç dünyasına girebilmek için onun psikolojisinden anlamak gerekir, işte mağaranın da içine girebilmek için önce bizlerin yani insanların da bu işin “tekniğini” ve “etiğini” bilmemiz gerekir. İşte bu teknik ve etik işinden anlayan insan topluluğuna “mağaracı” diyorlar.
Aslında yukarıda bahsettiğim bu “etik” ve “teknik” işinden anlayan da çok az kişi var. Hani bazıları etikten anlar, teknik yoktur; yatay mağaraya girerler; yürüyüş yapar, belki biraz sürünürler oraları buraları çamur olur çıkarlar; sonra biz mağaracı olduk derler… Bazıları da teknik bilir, etik bilmezler; bunlar mağaraya girerler o mağaranın kendileri gibi canlı olduğunu unuturlar orasını burasını yaralarlar didikler dururlar; şu’suna bu’suna zarar verirler ve hiçbir şey olmamış gibi çıkar giderler. İşte bu arkadaşlar mağaracılığın ve mağaranın ruhundan nasibini alamamış yaratıklardır. Birde bazıları vardır ki, hem teknikten hem de etikten anlarlar ve o mağara gerek yatay gerekse dikey olsun fark etmez “insan” gibi girer çıkarlar ve içeride sadece ayak izlerini bırakırlar ayrıca fotoğraftan başka bir şey çıkartmazlar. İşte bu azınlıkta olan insan topluluğuna biz mağaracı diyoruz. Hatta birde onlar fotoğrafçılık tekniğine göre fotoğraf çekiyorlarsa onlara “fotoğrafçı mağaracı”J diyoruz.
Ne zaman bir mağaraya girsem ve o mağara özellikle dikey mağaraysa, herhangi bir derinlikteyken etrafıma bakarım sonra kayaya yaklaşırım onun manzarasının her bir noktasına sindire sindire seyrederim ve derim ki: Bu mağaranın içine giren ender insandan biriyim ve şu kayanın üzerini örten birkaç çatlağın düzensizliğindeki düzeni gören dünya da yaşayan belki de ilk ve sonum; veya kayanın çatlağının herhangi bir kıvrımında gezinen yolunu bulmaya çalışan minicik böceği bu dünyada gören ilk ve son insanım diye düşünürüm. Şimdi aklıma şu geldi hani bir söz vardır:
“Men always want to be a woman’s first love - women like to be a man’s last romance.” — OSCAR WILDE
Yani bu büyüğümüz demiş ki: “Erkekler daima kadınların ilk aşkı, kadınlarsa daima erkeklerin son aşkı olmak ister.”
Belki de benim erkek olmam dolayısıyla mağaraların benim ilk aşkım olmalarını istemem doğal bir içgüdüdür. Tabi burada insanlardan farklı olan bir husus bulunmakta… Biz aslında gerçekte olmasa da o gördüklerimizle duygusal bir bağ kursak bile bunu başkalarıyla paylaşabiliriz. Tabi bunun tek yolu fotoğraf olmasa da en duygusal yolu fotoğraflardır.
Fotoğraf kartına kişi “o an” da yaşadığını, hissettiğini içinde neler olup bittiğini olaya nasıl baktığını karamsarlığını-iyimserliğini dökebilir. Ayrıca sadece kendi duygu-düşüncelerini değil karşısında her ne varsa onunda duygu ve hislerini dökebilir. Hatta öyle ki eğer fotoğrafı çeken kişi eğer karşısındakinin duygularına hükmetmek isterse buna bile karışabilir. Onu aldığı karesinin açısını, IŞIĞINI, netliğini vs. değiştirerek iyiyi kötü, kötümseri iyimser, gerçeği hayal, kesinliği şüpheliye dönüştürüverir. Fotoğrafçı gerçeğin ta kendisini ( kendisine göre) karesine alır ve onu orada sonsuza kadar hapseder işte bu gerçeğin ta kendisini hapsetme işini parmaklarıyla o bir anda yapıverir.O anda ona hiçbir şey engel olamaz. Fotoğrafçı o anda kadrajının içindekilere hükmeder yani o aslında an’ın ta kendisine hükmeder. O, o anda gerçeğin hükümdarıdır. O gerçek fotoğrafçının parmaklarının ucundaki deklanşörde ve gözünün önündeki vizördedir.
Şimdilerde fotoğraf çekenler nasılda çoğaldı, fotoğraf çekmek nasılda kolaylaştı… Alır eline fotoğraf makinesini çeker herhangi bir kare, sonra evine gelir bilgisayarına koyar, orasını ekler burasını çıkarır; orasını eğer burasını büker, oranın rengi güzel olmadı deyip rengini değiştirir ya da “aaaaa bu kuşun burada ne işi var?” deyip o kuşu oradan alır yerine bulut koyar hatta buluta birde kontrast verir. Sonra da diğerlerine sunar. Sonra o, kendisine “fotoğrafçı” der. Ne kadar da kolaylaştı bu iş canım!.. Eeee teknoloji işimizi kolaylaştırıyor ya…
Mağaranın boşluğuna kendimi bıraktığımda ipin ortrasındayken desandörüme düğümümü atıp şöyle bir dururum ve bu ürkek boşluğun sessizliğini dinlerim. Ama o aslında sessiz değildir. Sessizliğiyle bana ninniler anlatır. İnerken yukarıdan usulca ama kızmışçasına akan sular üzerimden geçiverir, beni ıslatır.
Sonra hani deriz ya “mağaracı sabırlı olmalıdır, beklemeyi öğrenmelidir” diye… Arkamdan gelecek veya benden önce gideni beklerken o sessizlik vardır ya işte o anda “mutlak karanlık” olur kimsenin ışığı ne beni ne o gizemli boşluğu rahatsız edemez. İşte o zaman sanki karanlığın efendisine ses sözcüğünün olmadığı bir dünyaya kapılarım açılır. İşte asıl o zaman gözlerimi kocaman açarım ve aslında o boşluğun içinde ne kadar çaresiz olduğumu ama bir o kadar da o’nun beni içine aldığını hissederim.
Fotoğraf kartı da sessizdir mağara gibi. Onu da anlamak için hissetmek gerekir. Bakmak yetmez görmek gerekir. Fotoğrafa baktığımda o an sanki fotoğrafı çeken benmişim gibi hissederim. Mağaranın içinde benim hissimi paylaşan arkadaşımın duygusunu ancak fotoğraflayarak ebediyete gönderirim. Giderim onu kayanın yanındayken onu süzerken onunla konuşurken çekerim. Giderim onu, kayaya dokunurken çekerim. Giderim onu, sarkıttan damla damla akan suyu hayretle izlerken çekerim. Onu, içinde bulunan derinliğin içinde büyülenmişçesine sarhoşken çekerim.
Mağara sarhoşluktur. İçmeden sarhoş olmanın tek yolu mağaraya girip içinde hiçbir ışın huzmesinin olmadığı boşlukta karanlıkta gözlerini kocaman açıp sendeleyerek düşmektir. İşte o zaman o boşluğun gücünü hissederim. O zaman o ürkek boşluğun önünde aslında ne kadar aciz olduğumu anlarım.
Mağaranın o uçsuz bucaksız romantik duygusal derinliğine kendimi tüm saflığımla, her şeyden arınmış benliğimle ve buz kesmiş gözlerimle attığımda yanımda istediğim 2 şey vardır: Birincisi burnumda tüten asetilen… İkincisi ise hislerimi kalıcı kılan makinem…
Saygılarımla…